|
Kelime ve Türkçesi
|
|
|
|
|
Sitemizin Özellikleri;
|
|
|
|
|
|
 
Geç Kalan Çeviri…
80’li yıllardı…
Eylül henüz çok uzaktı bize.
Çocuk yüreğimizle, büyük işlere kalkışmıştık.
“Devrim” yapacaktık. Daha doğrusu ağabeylerimiz yapacak bizde onlara bu zor görevlerinde yardımcı olacaktık.
Mahalleleri kurtarırken büyüklerimiz, biz ”Devrimcilik” oynuyorduk, çocuksu oyunlarımızdan arda kalan zamanlarda.
Sağcı ya da solcu olmanın mecburi olduğu yıllardı…
Zira; kurtarılmış mahalleler dışında çevirmeye uğrandığında (mahalle nöbetçileri tarafından) çeviricilerin fiziki yapısına bakıp, oracıkta karar vermek zorunluydu.
Bazen yanılgılarda olmuyor değildi hani. Kendi tarafından dayak yemek içten bile değildi. Birde üçüncü seçenek vardı.
“Ben o işlerden anlamam abi” nin karşılığı, ”ot’musun oğlum sen” dayağıydı..
*******
Yarı dik bir yamacın ortasındaki, küçücük düzlük bir arazinin üzerinde tarihi, ipek yolu kadar eski, taştan bir hanın etrafında yerleşimle başlayan, bu gün 15 bini bulan nüfusuyla, koskocaman bir ilçeydi bizim devrim mücadelesi verdiğimiz yer .
Kaldırımsız, Arnavut taşlarıyla örülmüş kasabayı ortadan ikiye bölen tek caddenin tanıklık ettiği sağ-sol kavgasının hep kayıp edeni, ilçeye çevre köylerden okumak için gelen gençlerdi.
Ev sahibi olmanın avantajı ile gurbete çıkmanın (o dönemde gidilebilinen en uzun mesafe ilçeydi) dezavantajı arasında ince bir çizgide dolaşıyordu Ölüm, Yaralanma ya da Dayak yeme…
Kahveler, çay ocakları, kitapevleri, “Örgüt Evleri” gibi çalışıyordu. Ortalık da siyasi kelimeler, kavramlar cirit atarken, biz, devrime olan inancımızla (nasıl bir şey olacağını da bilmeden) anlamlarını çözmeye çalışıyorduk.
Hem yaşananları hem de yaşamı anlama telaşı içindeydik...
“Oku sen bu kitabı anlamadığın kelimelerin altını çiz getir” promosyonuyla, ilçenin tek pasajının en dip köşesindeki kitap evine gitmeye başlamıştım.
Kapının üzerinde ki Sarı – Kırmız’ı renkte yazılan “Emek Kitapevi” yazısı olmasa asla dışarıdan kitap evi olduğu anlaşılmayacak şekilde dizayn edilmiş, 3-4 metre kare, kitaplardan çok gazete (bülten demek daha doğru) dergi ve afişlerle doldurulmuş rutubet kokan küçük bir dükkandı.
Öğlen sonu, okul çıkışı uğrar, hava kararıncaya kadar hem kitap, dergi okur hem de gece yapacağımız hizmet(!) için program yapardık.
Geceleri erkenden (o dönemler sıkıyönetim ilanı vardı. Akşam belli saatten sonra sokağa çıkmak yasaktı.) insanlar evlerine çekilip, hava fazla kararmadan bizim mesaimiz başlardı. Aksilik olmazsa birkaç saat de tamamlardık.
Sol kolumuzun üstüne ortalayacak şekilde yığar bültenleri, gündüzden belirlediğimiz evlerin önlerine bırakırdık tek tek..
Yine böyle bir akşam üstü; dağıtımın sonlarına doğru, son birkaç evimiz kalmıştı. Onları da dağıtıp eve dönecektik ki omzuma en az omuzum kadar büyük bir el dokundu ve sıkıca sararak kalakaldı …
Yaptığımız işin ciddiyetini bilemesek de yasak bir şey yaptığımızın farkındaydık…
Kolumdaki bültenleri yavaşça yere bırakıp döndüm. Beni bedenimi beşle çarpsan bir o adam etmezdim.
Omzumdaki el yakama kaydı, diğer eli ile yerdeki bültenleri toplayıp, gecenin karanlığında zar zor seçilen korkunç bir surat ifadesiyle;
Ne yaptığımızı, neden yaptığımızı sorguladıktan sonra, bültenlerin üstündeki beş resmi göstererek:
Kim ulan bunlar.. diye sordu?
O güne kadar benim hiç dikkatimi çekmemişti o resimler. Bilmiyordum.
Cevap almakta ısrarlı, ben de bilmediğim için inatçı…
Beklemeye geçtik. Ne gitmemize izin veriyordu, ne de kendilerine eşlik etmemize (Karakola) Çok beklemeden, tahrip gücü yüksek bomba gibi kulaklarımda çınlamaya başladı o insan bozması adamın tokatları…Kaçıp ellerinden kurtulmaya çalışırken, kıçıma yediğim son tekmenin acısıyla eve zor attım kendimi.
Ertesi gün okula dahi gitmeden, ilk işim o beş resmin sırrını çözmek oldu. Henüz bu kadar küçülüp(global), kirlenmemişken dünya ben, Karl Marks’la, Engels’le Almanya’yı, Lenin ve Stalin’le Rusya’yı ve Mao Zedung’la Çin’i tanıdım.
Kulaklarım acıdan çınlarken, kıçımın üzerine oturamazken tanıştığım ilk Çinliydi Mao Zedung. Ve onların nezdinde Almanları, Rusları, Çinlileri sevdim .
Ve tanıdıkça dünyayı, insanları sevdim.
********
Ucundan yakalasak da azıcık, günahlarıyla, sevaplarıyla devrimci bir nesil geçti bu topraklardan.
Arkadaşları için, halkı için gözünü kırpmadan ölüme gidecek evlatlar yetiştirdi analar.
Gidenler de, geride kalanlarda asla pişmanlık duymadılar yaptıklarından, yaşadıklarından..
12 Eylül balyoz gibi ezse de o kuşağı, bu gün her demokratik eylemde, her toplumsal hak arama taleplerinde o günlerin devrimci kalıntılarını bulmak mümkün.
O günlerde dünya devrim tarihini, bize yüzlerce yabancı kelimelerle (çoğunu da hala çözememişimdir) öğretmeye çalışan büyüklerimizin tek yanlışı bence, devrimi Türkçeye çevirmeden anlatmalarıydı.
Çünkü, bizler çevirim işiyle uğraşırken, Emperyalizm “karşı devrim” için çoktan bizim dilde hazırlıklarını tamamlamıştı.
Suphi Deniz
|
|
|
|
|
Yorum göndermek için lütfen üye girişi yapın.
|
|
|
|
|
Sadece üyeler oylayabilir.
Lütfen Üye olun ya da Üye girişi yapın.
Henüz bir oylama yapılmamış.
|
|
|
|
|
|
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.
|
|
|
|
|
Bogazgoren Resimleri, ÇIRZI, Cirzi, Hekimhan Boğazgören Köyü, Hekimhan Köyleri, Bogazgoren, Malatya, Hekimhan Resimler, Hekimhan, Malatya Hekimhan, |
|
|
|
|